Tarık Buğra

TARIK BUĞRA İÇİN BİR BİYOGRAFİ DENEMESİ

Süleyman Tarık Buğra, Anadolu’nun köklü kasabalarından Akşehir’de, bahçeli, ağaçlı, mahzenleri, ahırı ve soğutmalığı olan güzel bir evde, Erzurumlu Mehmet Nâzım Bey ile Akşehirli Tahiroğullarından Nâzike Hanım’ın oğlu olarak 2 Eylül 1918’de dünyaya geldi.

Mehmed Nâzım Bey, İstanbul’da Mekteb-i Kuzat’ta okurken siyasetle ilgilenmiş, ancak babasının sarayda görevli oluşu dolayısıyla ister istemez siyasetten koparak edebiyat ve musiki çevreleriyle ilişki kurmuş, hatta şiirlerinden birkaçı yayımlanmış kültürlü bir adamdı. Mezun olduktan hemen sonra Karadeniz’in tanınmış ailelerinden Pirimzâdeler’in kızıyla evlendi ve bu evlilikten iki kızı dünyaya geldi.  Bir süre Gönen’de çalıştıktan sonra Ağır Ceza Reisi olarak Akşehir’e atandı. Aynı yıl eşini kaybedince Akşehirli Tahiroğulları’nın on beş yaşındaki kızı Nâzike’yle başgöz edildi.  

 Kuva-yı Milliye’nin Akşehir ve çevresindeki teşkilatlanma faaliyetlerinde de aktif rol oynayan Mehmed Nâzım Bey, Türk kültür ve edebiyatının seçkin eserlerinden oluşan bir kütüphaneye sahipti. Süleyman Tarık, gözlerini Mesnevi, Tarih-i Cevdet, Şerare, Safahat, Rübâb-ı Şikeste gibi kitaplar arasında dünyaya açtı. Şuuru uyanmaya başladığında, Anadolu’da ölüm kalım mücadelesi veriliyordu. Hafızasına kazınan ilk görüntüler, nerelerden gelip nerelere gittiklerini bilmediği askerler, babasının telaşlı gelip gidişleri, evlerinin arka pencerelerinden seyrettiği, hastahane hâline getirilmiş Alemdar İbtidâî Kız Mektebi’nin bahçesine taşnan yaralı sedyeleri oldu. Cephe, şehit, esir, top, mitralyöz, mavzer, süngü, çete, eşkıya, tayyare, bomba, marş, müftü, asılmak... duyduğu ilk seslerdi ve bu seslere “ehl-i tarik” annesinin Yunus’tan okuduğu ilahiler karışıyordu.

Süleyman Tarık, okumayı mektebe gitmeden önce, ablalarına ve kendisinden üç dört yaş büyük olan amcası Muzaffer’e, bazen harçlığından ücretler de ödeyerek yalvar yakar okuttuğu kitapların sayfalarındaki satırları gözleriyle takip ederken öğrendi. Babasının harçlık olarak verdiği beş kuruşları Cingöz Recai'lere, Tilki Leman'lara, Çekirge Zehra'lara, yatıran Tarık’ın parasına kıyıp aldığı ilk kitap Server Bedi’nin Cingöz Recai serisinden Aynalı Dolap oldu. Onu yazarlığa hazırlayan en önemli olay ise Akşehir Gazi Mustafa Kemal Paşa İbtidâî Mektebi’nin üçüncü sınıfında okurken Çocuk Dünyası dergisinin ödüllü bulmacasından kazandığı kitaplardı. Bu kitaplar arasında Halide Edip, Reşat Nuri, Yakup Kadri gibi önemli Türk yazarlarının romanları vardı. İlkokul beşinci sınıfa, Reşat Nuri’nin romanlarını ikişer üçer defa okumuş olarak giren Tarık, o yıl, Dudaktan Kalbe romanından etkilenerek sarı yapraklı bir deftere Sacayağı adlı ilk romanını karalamaya başladı, fakat sadece birkaç sayfa yazabildi.

İlkokulda ve ortaokulda, hocalarını bezdirecek kadar yaramaz bir çocuk olan Süleyman Tarık, ortaokulda Türkçe derslerine gelen şair ve araştırmacı Rıfkı Melûl Meriç'ten etkilenerek şiir yazmaya başladı. Ancak, “dünyaya metelik vermeyen, biraz filozof, daha çok aforizmacı kafa yapısıyla” küçük Tarık’ı derinden etkileyen, yerli ve yabancı yazarlardan çok sayıda kitabı okumasını sağladığı gibi, Necip Fâzıl, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nâzım Hikmet gibi devrin genç şairlerini tanıtarak şiiri sevdiren Rıfkı Melûl, onu şair yapamamıştı. Şairlikten birçok yazarın aksine çok küçük yaşta vazgeçen Tarık Buğra, içindeki şiir cevherini sonuna kadar korudu ve nesrini besleyen bereketli bir kaynak olarak kullandı.

Tarık Buğra, lise öğrenimine yatılı olarak İstanbul Erkek Lisesinde başladı ve ilk “tahrir vazifesi”nde okulun tanınmış edebiyat öğretmeni Hakkı Süha Gezgin’in dikkatini çekti. Bundan cesaret alarak yazmaya hız verdiyse de, henüz yazar olmak gibi bir düşüncesi yoktu. İstanbul Lisesinin yatılı kısmı, Tarık Buğra onuncu sınıfı okurken kapatıldı ve yatılı öğrenciler Haydarpaşa’ya gönderildi. Bu arada büyük bir maddî sıkıntıya düşen babası avukatlık yazıhanesini kapayarak Adalet Bakanlığından görev istemiş ve evini hâkim olarak tayin edildiği Siirt’e taşımıştı.

Tarık Buğra Haydarpaşa’ya uyum sağlayamadığı için geçtiği Konya Lisesinde, ailesinin içinde bulunduğu durumu düşünerek büyük bir sorumluluk duygusuyla çalışarak mezun oldu ve diploma derecesi “Pekiyi” olduğu için İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine imtihansız kabul edildi (1936).

İstanbul’daki ilk günlerinde, Türkçe hocası Rıfkı Melûl Meriç’le karşılaşması ve onunla birlikte devrin en önemli kültür ve edebiyat mahfillerinden biri olan Küllük Kahvesi’ne gitmesi, Tarık Buğra’nın hayatının dönüm noktalarından biriydi. Burada İbnülemin Mahmut Kemal, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Ali Nihat Tarlan, Fuat Köp¬rülü, Mükrimin Halil Yınanç, Emin Ali Çavlı, Nurullah Ataç gibi ünlü bilim adamlarını, yazarlarını tanıdı ve büyüsüne kapıldığı bu kahvenin çok geçmeden en sadık müdavimlerinden biri hâline geldi. Böylece fakülteyi ihmal ederek Küllük ve Beyazıt-Laleli-Şehzadebaşı üçgenindeki kahvelerde “muharrirlik” aramaya başlayan Tarık Buğ¬ra, o yıl sınıfta kalınca Tıp Talebe Yurdu’ndan atıldı. Hayatının en sıkıntılı yılları başlamıştı. Bir süre parklarda sabahlamak zorun¬da kaldı. Birkaç ay da Küllük’te sandalyeleri birleştirip tavlayı yas¬tık ederek yatıp kalktı. Sonunda Adanalı bir öğrenci grubunun kal¬dığı Fatih Medresesindeki bir hücrede yer buldu. Bu arada roman yazmaya çalışıyordu. Yalnızların Romanı adını verdiği bu romanın¬da, dünyanın en büyük bahtsızlığına uğramış önemli bir genç ada¬mın, yani kendisinin yaşadığı acıları anlatacaktı, ikinci yıl da kaldığı Tıp Fakültesinden atıldı ve Hukuk Fakültesine girdi.  Ancak dört yıl kadar okuduğu Hukuk’tan da mezun olmadan ayrıldı.


Tarık Buğra, serserilik yıllarını kendisi için büyük bir şans olarak görüyor, içinde yazarlık mayasının o yıllarda tuttuğuna inanıyordu.  Büyük acılar çekti; savaş yıllarının bütün sıkıntıları sanki bütün acımasızlığıyla onun üzerine abanmıştı, fakat hayatı seviyor, gözlüyor, topluyor, biriktiriyordu. İçini oyan asıl büyük acı, dayanılmaz bir suçluluk duygusuyla ailesinden sürekli kaçıyor olmasıydı. Bir gün Küllük’e uğrayan teyzesinin oğlu Üsteğmen Mustafa Topbaş, onu alıp tayin edildiği Pınarbaşı’na götürdü (1942). Kayseri’nin bu ücra ilçesinde müthiş bir kışı ve dramatik bir kaçışı yaşayarak kendi kendisiyle hesaplaşan Tarık Buğra, sürekli okudu ve Nahide adlı ilk tiyatro denemesini burada yaptı. Askere gitmeye de Pınarbaşı’nda karar verdi ve Kayseri’ye inerek yabancı askerlik şubesinden İskenderun’daki hazırlık kıtasına sevkini aldı. Kıtasına katılmak üzere İskenderun’a giderken Elazığ’a, baba evine uğrayarak hasret giderdi. Bu arada komşularıyla girdiği bir iddia üzerine Arayan Bulur adlı radyofonik bir piyes yazıp Ankara Radyosu’na postalamıştı. Yazarlık hayatında ilk telif ücretini bu oyundan aldı. Yedek Subay Okuluna katılmak üzere Ankara’ya gidince Radyo’ya uğrayıp aldığı, o devre göre hatırı sayılır bir miktar olan telif ücreti çok işine yaramıştı.

Yedek Subay Okulu’nda Ahmet Ateş, Muvaffak Sami Onat, Behçet Necatigil, Halit Tanyeli gibi edebiyat adamlarıyla dostluk kuran Tarık Buğra’nın üç yıl süren askerliği de olaylı geçti. Yalnızların Romanı’ndan doğan Akümülatörlü Radyo’nun tiyatro tekniğinden nasipsiz ilk şeklini, üç ay süren bir sürgün sırasında, mahruti bir çadırda yazdı. Bir taş ocağında yaşadığı başka bir sürgünde de Yalnızların Romanı’nı tamamladı. Bu sürgün cezalarının tek sebebi, bıyıklarını kesmemekte direnmesiydi.

Tarık Buğra, askerden İstanbul’a valizinde iki eserle ve beş parasız olarak döndü. Adres yine Küllük’tü; geceleri ise Nuruosmaniye’nin arkalarındaki Mengene Sokağı’nda berbat bir bekâr evinde kalıyor, bir baba dostunun dükkânında çalışarak kazandığı üç beş kuruşla geçinmeye çabalıyordu. Fakat havlu atmaya niyeti yoktu; Türkiye Yayınevi’ne teklif ettiği Yalnızların Romanı’nın fazla “edebî’ bulunarak reddedilmesinden de yılmadı. Bir gün bütün cesaretini toplayıp Yalnızların Romanı’nı Son Telgraf’ın sahibi romancı Ethem İzzet Benice’ye, Akümülatörlü Radyo’yu da Şehir Tiyatrosu’na götürdü. Ancak bu denemeler de hüsranla sonuçlanacaktı; Son Telgraf romanı bedavaya kapatmak istemiş, Akümülatörlü Radyo ise kahramanlarından birinin karanfil çiğnemesi Musahipzâde Celâl tarafından tuhaf bulunduğu için kabul edilmemişti (1947). Bu arada askerlik arkadaşı Ahmet Ateş’in zoruyla kaydını yaptırdığı Edebiyat Fakültesi’ne devam ediyordu. Tam o günlerde, hiç beklemediği bir anda bir başka asker arkadaşıyla, Halit Tanyeli’yle karşılaştı ve onun sayesinde Şişli Terakki Lisesi'nde muallim muavinliğine başladı. Önünde şimdi yepyeni bir gelecek vardı.

Tarık Buğra, Şişli Terakki Lisesinde işe başlayınca maddi ba¬kımdan biraz rahatladı ve daha insani şartlarda yaşamaya başladı. Bu arada devam ettiği Edebiyat Fakültesinde Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Kasım Küfrevi, Abdülkadir Karahan gibi hocala¬rıyla, hoca-talebe ilişkisini aşıp âdeta arkadaş olmuştu. O yıl Edebi¬yat Fakültesi Türkoloji Bölümü öğrencileri, Zeytin Dalı adlı bir der¬gi çıkarmaya başladılar. Derginin hikâye yazarı -ileride hayatını Ta¬rık Buğra’yla birleştirecek olan Jale Baysal- sömestr tatili dolayısıy¬la hikâye bırakmadan memleketine gidince, dergiyi yöneten Doç. Dr. Mehmet Kaplan, ikinci sayı için Tarık Buğra’dan bir hikâye iste¬di. Ancak öğrencisinin güç bela yazıp getirdiği Kekik Kokusu’nu be-ğenmeyecek ve “Sen hikâye yazamazsın!” diyecektir. Zeytin Dalı’nın 13 Şubat 1948 tarihli ikinci sayısında yayımlanan bu hikâye gerçek¬ten başarısızdır. Bu başarısızlığın çok üzdüğü ve şiddetle kamçıladığı genç yazar, hemen o akşam, Şişli Terakki Lisesinde, nöbet tuttuğu büyük etütte bir hikâye yazdı ve Cumhuriyet gazetesinin açtığı Yunus Nadi Hikâye Yarışması’na gönderdi. Bir hafta sonra aldığı Cumhu¬riyet antetli mektupta “Gelin görüşelim.” deniyordu. Soluğu gazete¬de alan Tarık Buğra, hikâyesinin bin liralık büyük ödüle layık görül¬düğünü ve yakında yayımlanacağını öğrendi; fakat ikinci olarak ilan edildiği için altın bir dolmakalemle yetinmek zorunda kaldı. Birinci olarak ilan edilen hikâye, o günlerde Doğan Nadi’nin bölük komu¬tanı olan ve adı hikâyeci olarak bir daha hiç duyulmayan birine veril¬mişti. Tarık Buğra’nın Oğlum adını verdiği hikâye Oğlumuz adıyla 18 Şubat 1948’de yayımlandı.

Edebî başarıların başta basın olmak üzere herkesi yakından ilgilendirdiği o yıllarda, Oğlumuz hikâyesi bir bomba gibi patlamış ve yazarının önünü açmıştı. Kısa bir süre sonra Yusuf Ziya Ortaç’tan aldığı teklif üzerine Çınaraltı’na her hafta bir hikâye yazmaya başladı.  Yalnızların Romanı da tefrika ediliyordu, ancak bir süre sonra dergi kapandığı için yarım kaldı (5 Mayıs-9 Haziran 1948).

Tarık Buğra’nın Oğlumuz’la başlayarak edebiyatımıza Oğlumuz (1949), Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952) ve İki Uyku Arasında (1954) gibi önemli kitaplar kazandıran hikâyecilik macerası, Türk hikâyeciliğinin ancak 1980’lerde ulaşabildiği bir seviyeyi gösteriyordu.

Türkiye, Tarık Buğra’nın yıldızının parladığı günlerde çok partili hayata geçişin sancılarını yaşıyor ve Demokrat Parti iktidarına hazırlanıyordu. Gazetecilik hayatına bu ortamda başlayan genç yazar, 1949 yılında Akşehir’de Demokrat Parti’nin kurucularından olan babasıyla birlikte Nasreddin Hoca gazetesini çıkardı. Konya’da dizilip basılan ve ilk sayısı 26 Temmuz 1949’da çıkan bu kısa ömürlü gazetede Millî Şefliğe karşı bayrak açarak -kendi ifadesiyle- “insan hakları, hürriyeti ve haysiyeti” için savaştı. 1950’de, ilk hikâyesini yazmasına vesile olan Jale Baysal’la evlendi ve 1951’de kızları Ayşe doğdu.  Aynı yıl yakın dostlarından Talat Tekin’le birlikte Zeytindalı adlı bir “edebiyat, sanat ve fikir mecmuası” çıkarmaya kalkıştı. Okkayla satmak zorunda kaldıkları ilk sayı, aynı zamanda derginin son sayısıydı. İstikrarlı bir dergi çıkarmayı başaramayan Tarık Buğra, Nokta, Yenilik, Yeditepe, Yücel, İstanbul, Küçük Dergi, Seçilmiş Hikâyeler, Beş Sanat, Dost ve Hisar gibi, 1951’den sonra çıkan dergilerin çoğunda yazdı. Yazmadığı tek dergi Varlık'tı.

1951’de Milliyet'te çalışmaya başlayan Tarık Buğra, bir taraftan hikâyeleri yayımlanırken, diğer taraftan Sanat Hareketleri başlıklı köşesinde tiyatro ve edebiyat eleştirileri yazıyordu. Bu köşede ileriye dönük hiçbir hesabı gözetmeden yazdığı ağır eleştirileriyle bir yığın düşman kazanan Tarık Buğra, sergilediği bu şahsiyetli tutumu “Düşman Kazanma Sanatı” diye tarif edecek ve yıllar sonra, yazılarından bir kısmını bu adla kitaplaştıracaktır (Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1979).

Milliyet'ten aralarında Peyami Safa’nın da bulunduğu bir ekibin işe başlaması üzerine istifa eden Tarık Buğra, geri dönmesi için yapılan ısrarlara uzun süre direndikten sonra, geceleri tashih servisinde çalışmak şartıyla döndü. 1 Ocak 1953-13 Mayıs 1954 tarihleri arasında Fıkra köşesinde yazdı ve Siyah Kehribar, İnce Hesaplar ve Aşk Esirleri adlı romanlarını tefrika ettirdi. Kitap olarak çıkan ilk romanı Siyah Kehribar (1955), hemen hiçbir eleştirmen tarafından beğenilmedi.

Bir ilk roman olan Siyah Kehribarın konusu, yazarının hiç görmediği İtalya’da geçiyordu ve gerçekten acemiliklerle doluydu; ancak devrin atmosferi ve aydınların ruh hâli iyi yansıtılıyor, daha da önemlisi diktatörlükler eleştiriliyordu. Tarık Buğra’nın Siyah Kehribar'da iyice belirginleşen bu tavrı Ayakta Durmak İstiyorum adıyla şöhret kazanan Peşte’56 ve Yüzlerce Çiçek Birden Açtı adlı oyunlarında en güçlü ifadesini bulmuştur. Başından itibaren bütün baskıcı tutumlara karşı çıkan ve Marksizm’i de bütün totaliter rejimler gibi, edebiyata aykırı bulan Tarık Buğra, Marksist edebiyat olamayacağını söylemişti.

Siyah Kehribar’ın beğenilmemesi üzerine edebiyat ortamına âdeta küsen ve bazı gazetelerde tefrika olarak kalan, sırf geçinmek için yazdığı romanlar sayılmazsa, dört yıl boyunca roman değil, tek bir hikâye bile yazmayan Tarık Buğra, 1957 yılında Cihat Baban’ın daveti üzerine, Ankara’da Hürriyet Partisi’nin yayın organı olarak çıkarılması düşünülen Yenigün gazetesinin kuruculuğunu ve genel yayın müdürlüğünü üstlendi. Ancak bir müddet sonra ayrılmak zorunda kaldı ve İstanbul’a dönerek Vatan gazetesinde yazı işleri müdürü olarak göreve başladı. Orada da aynı sıkıntılarla karşılaşınca spor sayfası sorumlusu olarak yeniden Milliyet'e döndü. Ne var ki Abdi İpekçi’nin verdiği bir sözü tutmaması üzerine meşhur “Allahaısmarladık”larından birini daha çekip Hadiselere Tercüman macerasına başladı (1959). Aynı yıl İskandinavya'ya gitti. Dönüşte Peyami Safa’yla birlikte Tercüman’dan kovuldu. Akabinde Yeni İstanbul gazetesinden aldığı neşriyat müdürlüğü teklifini kabul etti. Aynı müessesenin çıkardığı Türkiye Spor gazetesinin neşriyat müdürlüğünü de üstlendi ve bu görevi sırasında futbol millî takımıyla birlikte Norveç, Almanya ve Moskova’ya gitti. Dönüşte izlenimlerini Bir Köyden Bir Başşehire ve Gagaringrad Moskova Notları’nda (1962) anlattı. Küçük Ağa romanını da o günlerde tamamlamış ve Yeni İstanbul’da tefrika etmişti. 1963 yılında kitap olarak da çıkan Küçük Ağa, hayal ederek yaşadığı “büyük konu”suydu ve resmî tarihi ciddi bir biçimde sorgulayarak bir ilke imzasını atmıştı. “Büyük konu”yu Küçük Ağa Ankara'da (1966) ve Firavun İmanı’yla (1976) işlemeye devam edecekti.

Çalıştığı süre içinde iki defa el değiştiren Yeni İstanbul’dan üç defa kovulan ve son kovuluşundan sonraki uzun işsizlik döneminde İbişin Rüyası’nı yazan Tarık Buğra, ilk sayısı 7 Haziran 1962’de çıkan haftalık Yol gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürlüğünü de yapmıştır. Entelektüel seviyesi bir hayli yüksek olan bu gazetenin yazarları arasında Mümtaz Turhan, Mehmet Kaplan, Erol Güngör, Recep Doksat, Mehmet Turgut ve Süleyman Demirel gibi önemli isimler bulunuyordu. Haftadan Haftaya Yol Notları başlığı altında yazdığı yazılarda siyasetten edebiyata, ekonomiden şehirciliğe kadar birçok konuda görüşlerini açıklayan Tarık Buğra’nın şahsiyeti Yol’un her sayfasına sinmiş görünmektedir. 

Tarık Buğra, en ünlü oyunu olan Ayakta Durmak İstiyorum’u da aynı tarihlerde yazdı. 1956 yılında Milliyet'te çalışırken Macar İhtilali’ni telekslerden ve dünya radyolarından dakikası dakikasına takip etmiş ve bu destanî hürriyet savaşında hür dünyanın Macarları yalnız bırakmış olmasını bir türlü kabul edemediği için, sanki dünyanın elini kolunu bağlayan kendisiymiş gibi, büyük bir suçluluk duygusuna kapılan Buğra, oyun sahnelendiğinde ağır eleştirilerle karşılaştı. Bir eleştirmen, oyunu görmeden yazdığı eleştiride “Devlet Tiyatrosu Irkçı ve Turancı Bir Eseri Oynuyor” (Akşam, 17 Mayıs 1966) diyordu. Şehir Tiyatrolarında, ikinci müracaatı üzerine “Edebî Kurul” tarafından kabul edilerek repertuvara alınan Akümülatorlü Radyo da aynı çevrelerin müdahalesi yüzünden oynanamamış, hatta bu oyuna talip olan Yıldız Kenter de, baskılara dayanamayarak kararından vazgeçmişti. Ancak Kenterler için Akümülatorlü Radyo’yu yeniden yazarcasına elden geçiren Tarık Buğra, o şevkle Ayakta Durmak İstiyorum’u yazacaktı. Devlet Tiyatrosu repertuvarına alınan ve sık sık gündeme getirildiği hâlde bir türlü sahneye çıkamayan Yüzlerce Çiçek Birden Açtı adlı oyunu da, ancak 1989-1990 mevsiminde, Tarık Buğra’yı hiç sevmeyen bir yönetmen tarafından -zoraki- sahnelendi. Devlet Tiyatroları edebî heyetinde uzun yıllar üye olarak görev yapan ve bir süre de bu heyetin başkanlığını yürüten Tarık Buğra’nın Güneş ve Aslan, Bir Ben Vardır Bende Benden içeri ve Patron adlarında üç oyunu daha bulunuyor. Ayrıca ibişin Rüyası ve Osmancık romanları da oyunlaştırılıp sahnelendi.

Tarık Buğra, İbişin Rüyası’nı tamamladığı günlerde Kemal Ilıcak’tan aldığı teklifi kabul ederek 8 Haziran 1969’dan 13 Mayıs 1976’ya kadar her gün Merhaba diyeceği Halka ve Olaylara Tercüman gazetesinde yazmaya başladı. Her zaman, gazeteciliğin edebiyatçılığa en aykırı mesleklerden biri olduğunu söyleyen Tarık Buğra, son Merhaba'sını yazarken kafasındaki romanlara ve piyeslere daha fazla zaman ayırmayı hayal ediyordu. Gazetecilikten ayrılma kararı vermesinde, 25 Mayıs 1973’te geçirdiği enfarktüsün önemli payı vardı. Günlük yazılarına ara verdikten sonra Tercüman’a Pazar Sohbetleri, daha sonra Türkiye’ye Pazar Konuşmaları, ayrıca 1987- 1988 arasında Güneş gazetesinin kültür sayfasında on beş günde bir, Aralık 1988-Nisan 1989 tarihleri arasında da Attila İlhan ve ekibinin çıkardığı Cönk dergisine ve Aralık 1990-Mayıs 1991 tarihleri arasında aynı ekibin Bakış dergisine ayda bir yazarak Bâbıâli ile irtibatını sürdürdü. 

Fiilî gazetecilikten ayrıldıktan sonra kafasındaki romanları peş peşe yazıp yayımlamaya başladı: Bazı eleştirmenlerin ağır eleştirileriyle karşılanan Firavun İmanı (1978) ile Gençliğim Eyvah'ı (1979) en güzel romanlarından biri olan Dönemeçte (1980), onu da aynı güzellikteki Yağmur Beklerken (1981) takip etti. 1982’de Tercüman’da tefrika edilen Dünyanın En Pis Sokağı ise dikkate değer bir aydın eleştirisi niteliği taşıyordu. Tarık Buğra, çok geniş çaplı düşündüğü, ancak istediği gibi yazamadığı için uzun süre beklettiği bu romanı kitap olarak -fakat gönülsüzce- 1989'da yayımladı. Tamamladığı son roman olan Osmancık (1983), Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve kuruluşun ardındaki felsefeyi işleyen Tarık Buğra, kendi hayatı çerçevesinde bir dönemi anlatmak istediği Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak adlı romanını tamamlayamadı.  

Tarık Buğra’nın Osmancık'tan sonra başladığı romanları tamamlayamaması, geçinmek için bazı siparişleri kabul etmesi ve televizyon dizisi olarak çekilen romanlarının senaryolarını yazmak zorunda kalmasıdır. Televizyon dizisi hâline getirilen ilk romanı İbişin Rüyası oldu ve TRT Televizyonu’nda on bölüm hâlinde yayımlandı (17 Kasım 1979-19 Ocak 1980). Yalnızların Romanı'ndan televizyona uyarlanan Yalnızlar dizisi de İbişin Rüyası gibi onu hayal kırıklığına uğrattı. Ancak Yücel Çakmaklı’nın yönettiği, 25 Mart-13 Mayıs 1984 tarihleri arasında ekrana gelen sekiz bölümlük Küçük Ağa dizisi geniş kitleler tarafından büyük bir ilgi ve heyecanla seyredildi. Bu başarıdan cesaret alarak Osmancık'ı da Kuruluş adıyla on iki bölümlük bir dizi olarak çeken Yücel Çakmaklı, aynı başarıyı gösteremeyince Tarık Buğra yeni bir hayal kırıklığına uğradı. Tuncay Öztürk ve Okan Uysaler’in yönettikleri Dönemeç dizisi ise büyük başarı kazandı (7-28 Ekim 1988). Yağmur Beklerken de Tunca Yönder tarafından dizi hâline getirildi (1992).

Tarık Buğra’nın Jale Baysal’la evliliği 1968 Mayıs’ında sona erdi. Esentepe’de edindikleri kooperatif evini boşandığı eşine bırakarak Asmalımescit’te bir otele yerleşti; talebelik günleri âdeta yeniden başlamıştı. Daha sonra, Kadıköy’e taşınarak Bakla Sokağı’nda küçük, rutubetli bir kira evine taşındı ve annesi Nâzike Hanım’ı bu evde kaybetti (1969). 1975 yılında aynı sokakta başka bir eve taşındı. Dokuz uzun yıl süren bir yalnızlıktan sonra, hayatını bir başka hikâyeciyle, Hatice Bilen’le birleştiren (8 Eylül 1977) Tarık Buğra, yazarlık hayatının en verimli yıllarını bu buz damından farksız evde yaşadı. Gençliğim Eyvah, Yağmur Beklerken, Dünyanın En Pis Sokağı ve Osmancık romanlarını, televizyon dizisi hâline getirilen romanlarının senaryoları ile Diyanet Vakfı’nın sipariş ettiği Sahibini Arayan Madalya ve Kültür Bakanlığı’nın ısmarladığı Atatürk Zafer Gaye Değildir senaryolarını, TRT’ye Korkma Sönmez'i, ayrıca Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın Yunus Emre Yılı dolayısıyla istediği Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri oyununu bu evde yazdı. Bunlara Genelkurmay için yazdığı Kurtuluş Savaşı konulu Işık ve Ses Gösterisinin metni, Sakıp Sabancı’nın hayatını anlattığı Patron piyesi, yarım bıraktığı Mimar Sinan senaryosu ile Mehmed Akif’in hayatını ele aldığı roman, ayrıca 1984 yazında eşiyle birlikte gittiği Ayvalık-Sarmısaklı’da bir ay gibi kısa bir sürede yazdığı Güneş ve Aslan piyesi ilave edilebilir.

Tarık Buğra’nın kabul ettiği son sipariş, alacağı paranın S. Sitesi’ndeki kooperatif evine taşınma masrafını karşılayacağını düşündüğü için, Orhan Gazi senaryosu oldu. Ancak çalışmaya başladığı hâlde, hiç istemediği bir yönetmenin adı ortaya atılınca vazgeçti. Çok sayıda ödüle lâyık görülen ve 1991’de Devlet Sanatçısı seçilen Tarık Buğra’yı en fazla duygulandıran ödül, 1 Ocak 1993'te Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Ankara’da Millî Kütüphane salonunda yapılan “Tarık Buğra ile 75 Yıl” konulu toplantı oldu. 

1993 sonlarında, bütün yorgunlukları atmak ümidiyle gittikleri Akçay’da yatağa düşen Tarık Buğra, kanser teşhisiyle yatırıldığı Çapa Tıp Fakültesi Hastahanesi’nde ağır bir ameliyat geçirdi. Bu ameliyattan sonra dört ay daha yaşayan büyük yazar, 28 Kasım - 1993’te çıkan Yapılacak Son Şey başlıklı son yazısında, 4 Ekim 1987’den beri Pazar Sohbeti yazdığı Türkiye gazetesine ve Bâbıâli’ye veda etti. Çinli bilge Meng Hisian’ın, “Bir insan yaşlandıktan ve kendine düşenleri yaptıktan sonra yapacağı bir şey daha kalıyor ki, o da huzur içinde ölümle dostluk kurmaktır” sözünü hatırlatarak başladığı yazısında, emekli olduktan sonra da geçinebilmek için sürekli çalışmak zorunda kaldığını, bu yüzden ölümle dostluk kurmaya bir türlü fırsat bulamadığını belirterek şunları yazdı:

“Benim başaramadığım şey, ölümle değil, Tarık Buğra ile dostluk kurmakmış; anladım. Ve yapacağım son işin bu olduğuna hükmettim; çünkü bu dostluğu gerçekleştiremezsem huzura kavuşamayacağıma, bu yüzden ölümle dostluğumun da tamamlanamayacağına inandım. Önümüzde çok az zaman kaldı; hiç değilse bu süreciği sadece ona ayırayım. Yani Allahaısmarladık Bâbıâli!”

Hastalığı 25 Şubat 1994’te ağırlaşan Tank Buğra, tekrar kaldırıldığı Çapa Tıp Fakültesi Hastahanesi’nde, 26 Şubat 1994 günü saat 04.50 sularında hayata gözlerini yumdu. Kesif bir sisle başlayan 28 Şubat 1994, onun Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra, Karacaahmet Mezarlığı’nda, annesi Nâzike Hanım’ın yanı başında toprağa verildiği gündür.

Beşir Ayvazoğlu


Copyrigt © 2018 Anadolu Mektebi Yazar Okumaları ®